2 Oca 2017

2016 Özet - 2017 Yeni Bölüm

Normalde bu tip bir yazıyı yılın son günü yazardım.
Son gününü yaşadığımız senenin muhasebesini yapar, 2017 yılı için hedeflerimi ölçüp tartardım.
Bu sene birkaç gün gecikmeli olsa da yazma fırsatı bulduğum için mutluyum.


2016 yılında hayatımda bazı değişiklikler oldu. Kendime koyduğum hedefleri de gerçekleştirdim.


  1. Ukulele çaldım.
  2. Spora yazıldım ve elimden geldiği kadar en az haftanın 2 günü gittim.
  3. Gece yatmadan önce mutlaka kitap okudum. Lambader hayat kurtarıyor, bir odayı iki kişi paylaşınca 'Kapat ışığı' sorununu yaşamamak adına böyle bir çözüm bulmuştuk. Bu sayede 2016 yılında okuduğum kitap sayısını 10 olarak tespit ettim. (Dergileri dahil etmeyerek iyi mi ettim bilmiyorum) Sayı tabiiki az. 2017 hedefini de birazdan yazacağım.
  4. TEGV'de eğitim gönüllüsü oldum. Haftanın bir günü çocuklara İngilizce öğrettim.
  5. En önemli değişiklik olarak iş değiştirdim. 2 sene çalıştığım şirketten ayrılıp başka bir şirkete geçtim. Halihazırda 9 aydır çalışıyorum ve inanamıyorum.
  6. 6 tane yer gördüm: Bozcaada, Kaş, Fethiye, Kapadokya, Roma ve Viyana.


2017 yılı hedeflerim ise şöyle:


  1. Düğün sezonları açılacağı için 7 kilo verme hedefim var. Kış geldiği için umursamıyordum ama tartıya çıkınca ağlamaya başladım. Diyete de bugün itibariyle başladım, bana hayırlı olsun.
  2. İşaret dili öğrenme hedefimi 2016 için gerçekleştirememiştim. Bu sene için hedefliyorum.
  3. Okunacak kitap sayısı hedefini 20'ye çıkarıyorum.
  4. Gezilecek yer sayısını arttırmayı planlıyorum.
  5. Fransızca öğrenmek istiyorum.
  6. Araba kullanmak istiyorum. Sırf korktuğum için 1 yıldır kullanamadığım arabayı bu sene öğreneceğim artık.
  7. Aşık olmak son hedefim olsun. Bu sene olacağını da kalben çok hissediyorum neden bilmem.


Umarım Allah ömür, sağlık verir de 2018'e girerken ne kadar tutturdum hedeflerimi, bakarız.
Hepinize mutlu, sağlıklı seneler.




24 Kas 2016

Kitaplar ve güçlenen taraflar üzerine

'Yazsana şunları artık' diyen insan sayısı artıyordu ama Hazal bir türlü vakit bulup da yazamıyordu.
Merhaba.
Hiçbir konuda bahane üretmeme kararını vereli çok oldu. (Bu kararı ev ve bilgisayar arasındaki bağlantıyı çok geç kurmuş olabilmemden dolayı sadece şu anki durum için esnetebilirim.) Genellikle iş yerinde olmak üzere, 'Olmaz anam, yapılmaz' denen şeylere agresif yaklaşma gibi bir tarz geliştirdim. Bu tip durumlarda hemen aşağıdaki lafları en yakınlarıma/içime içime sıralayıveriyorum:
Nasıl olmaz?
Ne demek olmaz?
Hiç mi olmaz? Bana da mı olmaz?
İnsanlar uzaya çıktı arkadaşlar farkında mısınız? Yaşadığımız dünyanın dışında bir hayat buldu hayat!
Üzerinde kalp şekli olan bir gezegene ulaşabilmek için yıllar boyu kazındılar. 'Ulan acaba Mars'ta su var mı?' diye uğraşıp duruyorlar.
Benim için en büyük 'yapılabilir' ispatı bu. Şimdi sen bana kalkmış 'Yok, bu rapora şu başlığı ekleyemem' diyorsun. Hem de bunca teknolojinin içinde? Olacak iş değil!
İşte böyle de veryansın ettikten sonra, gelelim esas konulara.
2016 yılında bana ilginç bir hal vasıl oldu.
İçimde çok da bulunmadığını düşündüğüm, yardım etme/merhamet gibi duyguların aslında çok güçlü ölçüde var olduğunu hissettim.
Varlıklarını öğrenmem ilk olarak, (anlatmak istemiyorum ama çıkış noktasını anlamam için yazmam gerek) yılın başlarında anneannemin çok hastalandığı bir dönemde, iş çıkışı hastaneye giderken gördüğüm bir Suriyeli kadınla başladı.
9 yaşlarındaki oğluyla beraber çöp karıştırıyorlardı. Çöpten, lahmacunun yanında verilen yeşillikler vardır ya onlardan çıkarıp yemeye başladılar.
Ben bunu takside giderken belki on saniyede gördüm ama içime bir acı oturdu. Hastane çıkışı kardeşimle hamburger yiyecektik, utandım. Dönüşte onlara da bir şeyler götürmeye karar verdim.
Kardeşimle paylaştım konuyu. Hastane çıkışında hamburgerciye uğrayıp, ikisine de birer menü aldık. 'Sen götür ver, ben dayanamam' dedim.
Uzaktan izledim. Oğlu kucağında uyuyordu, yine çöpün yanında. Kardeşim gidip kadının kucağına hamburgerleri bıraktı. Kadın bir pakete, bir İpek'e baktıktan sonra ellerini göklere açıp 'Allaaah Allah' dedi ve elini kalbine bastırdı. Ardından da oğlunu uyandırdı.
Ağlamaya başladım. Dünya gerçekten çok acımasızdı. Kimse yerinden yurdundan ayrılmayı hak etmiyordu ki. İşte o günden beri dara düşene yardım etme, birilerine (yetişkin, çocuk, hayvan) umut olma gibi bir misyon edindim kendime.
'Hayatta neden var olduğunu bul' demişti Lemi Bey bana. Bunu uzun süre düşündüm ve sonunda dedim ki, ben birilerini mutlu etmek ve onlara dokunabilmek için varım. Manevi bir huzur sağlamak istiyorsam yapmam gereken tastamam da bu.
Bu nedenle TEGV'e eğitim gönüllüsü olarak başladım. Haftanın bir günü, 8-10 yaşlarındaki çocuklara İngilizce öğretiyorum. Onlar ne kadar mutlu, ne kadar dışa dönük ve kendilerine güvenli olurlarsa, biraz bile emeğim olsa mutlu olurum. Çünkü onlar kelebek etkisi gibi, o kadar çok insanın hayatına dokunacaklar ki... Çok ama çok önemli. Umarım hakkıyla altından kalkarım.


Gelelim ikinci konuya: Kitaplara.
2016 yılının başında kendime gece yatmadan önce mutlaka kitap okuma hedefi koymuştum. Bu sayede bu sene sadece 1 aylık revizyon döneminde 5 kitap bitirdim.
Fark ettim ki en çok kitapçılarda mutlu oluyorum. İstanbul Akaretler'deki Minoa cafeye gittiğimde, sanki ruhumun kapıları birer birer açılmış da hava almış gibi olmuştum. Saatlerce dolandım durdum kitapların arasında.


Bu yıl okurken en çok etkilendiğim iki kitaptan özellikle bahsetmek istiyorum.
Mavi Sürgün - Halikarnas Balıkçısı: Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın Bodrum'a nasıl sürgün edildiğinin hikayesi. Kendisi 1910 yılında Oxford'dan mezun olan, insanın görüp görebileceği en zeki ve bilge insan bence. O yılların Bodrum'unu çok merak ettim, o kadar güzel anlatmış ki. Adam adeta bir filozof, adeta bir şair. Merak eden herkes bu ilginç hikayeyi okumalı.


The Terrorist's Son: 9 dakikalık bir TED konuşması yaptı Zak Ebrahim. Sonra ben o konuşmayı arka arkaya üç kere daha izledim. O kadar etkilendim ki, yazdığı kitabı İngiltere'den getirttim.
Amerika'nın ilk teröristi olan babasının izinden gitmediğini, neden gitmediğini o kadar yalın ve içten anlatıyor ki, şaşırıp da kalıyorsunuz. Çocukluk gerçekten de bir insanın anavatanı, sevgi gerçekten de en büyük yapıştırıcı. İnsanın nefret etmekten bıkacağını, sevgiye tutunacağını hiç mi düşünemedim ben şimdiye kadar acaba?
Öyle bir kitap ki, tadına bayıldığım ve hiç bitmesin istediğim bir pastayı azar azar yer gibi, 3 haftada okudum. İlk defa bir kitap bu kadar inceyken bu kadar uzun zamanda bitti. Lisedeyken 'Şu Çılgın Türkler'i bile 1 haftada bitirmiştim oysa. Demekki iyice yerleşsin istemişim o güzel fikirleri.
Her sayfası heyecanlandırdı, bir şeyler öğretti bana.


P.S: Maya Angelou'nun Mom&Me&Mom ile Why the caged bird sings kitaplarını, iş yerinden bir arkadaşımın İspanya'ya giden eşine sipariş etmiştim. Bu yazıyı yazarken mesaj geldi 'Kitapların geliyor' diye. Bulunmuş, Allahım nasıl sevindim.


Hadi bu kadar yeter.
Herkese sevgi, saygı esenlikler efendim.

24 Ağu 2016

Türk dizilerindeki değişen 'kadın' karakterler üzerine

Uzunca bir zamandır ekranlardaki Türk dizilerini gözlemliyorum. Hatta fırsat buldukça iki tanesini de izliyorum.
Ortalama olarak 50 Türk dizisi olduğunu varsayalım. Bunların %90'ı aşık olma temalı, bunu hepimiz biliyoruz.
Bu dizileri izlerken, bir yerlerde okuduğum bir Kızılderili deyişi aklıma geliyor (doğru mu bilmem): Kızılderililerin söylediği şarkılar hep suyla ilgiliymiş. Beyazlar bu duruma şaşırıp, nedenini sormuş. "Bizde hep aşk şarkıları yazılır, siz neden suyla ilgili yazıyorsunuz?" demişler. Kızılderililerin bakış açıları ilginç: "Biz neyimiz eksikse onunla ilgili şarkı yaparız. Bu topraklarda su eksik." demişler. Bizim de eksik olduğumuz konu aşk da onun için mi her şey buna bağlanıyor?
Aşkın içine girdiği her konu beş yüz kat güzelleşiyor, buna kalben katılıyorum. İçine girdiği bir potadaki her şeyi eritebilecek kadar baskın bir kavram olduğu konusunda Murathan Mungan'ı da destekliyorum, bu da kabul. Bu kadar laf ederken, ben de iki tane aşk dizisi izliyorum, buna da amenna. Zaten izleyeyim, izleyelim. Bunda bir sıkıntı yok, benim derdim başka.
Yıllar yıllar önce; Meltem Cumbul, Devin Özgür Çınar, Görkem Yeltan gibi oyuncuların oynadığı 'Biz Size Aşık Olduk' isminde bir dizi vardı. Bu üç kız bir cafe işletiyor, oğlanlara aşık oluyor ve olaylar gelişiyordu. Klasik bir Türk dizisi evet ama şimdikilerle arasındaki en büyük fark şuydu: Sakarlaşmadan, salaklaşmadan aslan gibi paralarını kazanan üç kadın vardı orada. Hayatlarının temelini üç adama bağlamamışlardı. Çok seviyorlardı ama ölmüyorlardı.
İşte şimdiki dizilerde böyle kadınlar yok, benim buna canım sıkılıyor.
Dikkat ettiyseniz hepsi çalışsa bile sakar, şaşkın ve salak. Eline bir kitap alıp okuyan, bir şeyler öğrenmeye çalışan kadın profilinden çok uzaklar. Bilgili, güçlü değiller. Dizilerdeki mantığın neden bu kadar değiştiğini anlayamıyorum.
İnsanlarda da gözlemlediğim bir şey bu: Okumaya meraklı, bir erkeğin varlığıyla var olmayacak kadar güçlü profiller neden az veya azaldı? Bunun yerine sürekli erkeklerden, evlilikten konuşmak, hayat amacı haline getirmek ne zaman ortaya çıktı? Ben mi bir noktayı kaçırıyorum acaba? (Bu arada evlilik kötü bir şey olduğundan falan değil, yanlış anlaşılma olmasın. Sadece hayatın bence nihai amacı değil.)
Bir zaman sonra bu dizileri izlemekten fenalık geliyor. Aşk çok güzel, harika bir duygu amenna. Fakat bir kadını bu kadar düşürmesi, hayat amacını evlilik haline getirmesi benim aklımın alabileceği bir şey değil.
Bunun yerine ben artık televizyonlarda daha akıllı, ayakları yere basan kadınlar görmek istiyorum. Çünkü ne olursa olsun, özellikle genç kızlar bu tiplerden çok etkileniyorlar.
Bu kadar sığ bir görüş yerine; bakış açısı geniş, gezip görmeyi, farklı arkadaşlar edinmeyi öğrenen insanlardan etkilenseler daha iyi olmaz mı?
Bence şahane olur.

15 Ağu 2016

Gidip de dönmek istemediğim yer: Bozcaada

Hasır şapkamla şezlonga uzandığımda, Ayça'ya dönüp birden "Biliyor musun, insanın hayatta gerçekten unutmayacağı tatiller var. Bana sorarsan ilk üçte geçen sene Alaçatı'daki otelde yaptığımız tatil, Kapadokya ve Bozcaada olur" dedim.
Bu hafta sonu çok sevdiğim arkadaşlarımla gittiğim Bozcaada beni çok ama çok mutlu eden bir yer oldu.
Giden hep gitmek istiyor dediler, kesinlikle inandım. Koca bir yazı baştan sona burada bitirebilirim.
Zaten kaldığımız yerle başladı kalbimi kazanmaya.
Fotoğraflarına bakıp 'Emin olamadım ama?' falan yapmıştık birbirimize. Bir bağ evi düşünün, dört odalı. Etrafı arazi, üzüm bahçeleri falan var. Plaja ve merkeze çok yakın ama odaları? Eh işte, fotoğraflardan pek güzel görünmedi. Neyse bir gidip bakalım dedik.
Yaptığımız rahat ve keyifli yolculuğun ardından vardığımız bağ evi, bence dünyanın en tatlı yerleşimlerinden biri olabilir. 15-20 adım sonra bir karavan, salıncak görüyorsunuz. Uzaklarda deniz... alabildiğine rüzgar...beklediğimizin tam aksine şeker mi şeker odalar...dünyanın en tatlı ev sahipleri.
Nurettin abi 60-65 yaşlarında, İstanbul Üniversitesi İktisat mezunu, eşi öğretmen, çocuğu mühendis. Belli ki kültürlü, görgülü insanlar; çok da sıcakkanlılardı. Orayı evimden bir an bile ayırmadım. Zaten önceki yazılarımda da bahsetmiştim, bir yere alışmam uzun sürmüyor benim, hemen benim odam benim evim muhabbetine giriyorum. Burada da aynısı oldu ve çok mutlu oldum.
Into the Wild filmini izleyenler biliyordur, orada bir Salvation Mountain sahnesi var. Sanki tatil boyunca orada kalmışım gibi hissettim, o kadar hoşuma gitti ki anlatamam.
Sabahları rüzgarlı havasında hırkaya sarınarak oturup bahçelere bakmak, neşeyle kahvaltı yapmak, kedileri izlemek, çay içmek. Benim için hayat işte bu kadar süs püsten uzak ve sade olmalı. Hiçbir abartıya gerek görmüyorum. İnsan bazen kendini doğanın kucağına bırakmalı.
Ada zaten cennet. Denizi buz gibi olsa da girdik, terapi gibi geldi. Vacip'in Yeri ve Kapı 14'te güzel mezelerden yiyip, şahane Rumca şarkılar dinledik. Sokaklarını arşınladık, Çınaraltı cafede 'Bir Küçük Eylül Meselesi' filminde Erdil Yaşaroğlu'nun çizim yaptığı masaya bilmeden oturduk, garson söyleyince şaşırdık. O çok sevdiğim, demleme adaçayından içtim.
Güneşi batırdık. Hayatın en güzel mucize ve kutlamalarından biri olarak farz ediyorum bunu. Batırırken az da olsa La Vie En Rose dinledik.
Otelden ayrılırken de çok üzüldük, sahipleri de en az bizim kadar üzüldü.
Bir daha geleceğiz dedik. Bildi, çünkü 3 günlüğüne gelmişler, 40 senedir kalıyorlarmış:)


Umarım bir daha gelirim sana Bozcaada.
Havandan suyundan, tatilimi muhteşem hale getiren canım arkadaşlarımdan mıdır bilmem ama bayıldım ben sana.

8 Ağu 2016

To Rome With Love

Her Hıdırellez'de istisnasız olarak, en az iki ülkeye gitme dileğim olur.
Birkaç sene evvel İngiltere'yi çizmiştim. Allah gönlüme göre mi verdi nedir, gitmek nasip oldu.
Bu sene çok uzun zamandır gitmek istediğim Roma'yı çizmiştim ve nihayet gerçekleşti.
Geçen hafta oradaydım ve gittikten sonra kendisini 'Yaşanabilir şehirler Listesi'nde, gördüğüm şehirler arasında ilk 3'e soktum.
Bir kere çılgınca araştırıp gitmezsem olmazdı, bu nedenle detaylara bakıp (nerede yenir, neresi gezilir), Yaşar Kemal kapaklı defterime bir güzel yazdım. Bu tip tatillerde kardeşimle aramızda çok adil bir iş bölümü yaparız: O uçak biletleri, otel rezervasyonları ile uğraşır, ben koca tatilin gezilecek yerleri, yenilecek yemekleri vs.sini planlarım. Nitekim Roma gibi kültür sanatın başkenti olan bir şehirde de bu dolu dolu oldu.
Löplöpçüler, Trip Advisor ve bloglar en çok faydalandığım siteler. Özellikle Löplöpçüler, lokallerin gittiği mekanları araştırdıkları için yemek anlamında bizi ihya etti. Dünyanın en güzel pesso sosunu, makarnasını ve pizzasını yedim. Benim için bundan daha büyük bir keyif olamaz.
Bazı bloglardaki gibi detay detay şuraya gittik, buraya gittik yazmayacağım. Genel görüşlerimden bahsedeyim sadece:
  1. İtalyanlar çok tatlışko insanlar. Özellikle erkekleri çok yakışıklı. Yakışıklı olmayanların bile bir karizması var, kılık kıyafetleri 'jilet gibi' diyebileceğimiz türden.
  2. Mağazalardaki kadın kıyafetleri Türkiye'ye göre daha usturuplu, çok şaşırdık görünce. Bizde genelde çok güzel elbiseler olsa da poponun hemen altında bittiği için 'Şunları daha uzun yapamaz mısınız?' diye söyleniyordum. Buradaki neredeyse tüm elbiselerin açıklığı istenilen düzeyde, çok usturuplu.
  3. Ülkeye genel olarak bir huzur hakim. Tabiiki bizimki gibi anlık olarak değişen bir ülke gündemleri olmamasından da kaynaklanıyor olabilir. Terör korkusu olmadan gezmeyi özlemişim. Annem 'Bu huzuru biz hak etmiyor muyuz?' diye üzülerek sorduğunda anladım ki, Özgürle yaptığımız 'Bu ülkede çocuk yapılmaz' - 'Saçmalama Özgür, bunun ülkesi olur muymuş?' tartışmasında Özgür haklı çıktı. Doğduğu coğrafya insanın kaderi oluveriyor ve ben hayatımda bundan daha üzücü bir şey bilmiyorum.
  4. Genel olarak gezerken (yurt dışıyla sınırlamayayım) tam bir Christopher Mccandless'ım. Hiçbir şeyden tiksinmek, yüksünmek yok. Kaldırımda oturup döke saça yemek yemek desen bende. Yani beş yıldızlı otel konforu aramıyorum. 4 günde en az 30 km yürümüşüzdür, şikayet edecek değilim. Bir şehri görmenin en güzel yolu yürümek değil de nedir?
  5. Roma çok ama çok romantik bir şehir, her yerde sevgililer var. Baktıkça ağladık hahaha:) Siz siz olun, ne yapın yapın sevgilinizle gidin. Üç beş kat daha aşık olup döneceksiniz, garantiyi ben veriyorum.
  6. Skandallara bakmadan gidip geldim, bir baktım Boğaziçi Köprüsü'nün ismi değiştirilmiş. Ülkede olaylar çok hızlı gelişiyor. Oysa ki haber almadan yaşamak mutluluktu.
  7. Çok kenar bir mahallede dünyanın en güzel pizzasını yedim.
  8. Michalengelo insan olamaz. O yıllarda, teknoloji hiç yokken nasıl bu kadar olağanüstü şeyler çizmiş, aklım almıyor. Onun resimlerini gördükten sonra diğerlerine bakamıyorsun zaten, çok yavan geliyor.
  9. Roma gerçekten bir açık hava müzesi.
  10. Otobüslerde bilet kullanmıyorlar, kart falan basmadan bindik. Gidecek olan varsa aklında olsun.
Sevgiyle kalınız:)

18 May 2016

Değişmeyen tek bir şey var

İnsanlardan aldığım o güzel enerji, güler yüzlü yaklaşım,
Bir yöneticinin -kendi yöneticim değil-, sana her zaman yardıma hazırım, bir diğerinin yanağımı okşayıp 'Güzel kızım benim' demesi,
'Çok çabuk adapte oldu, sanki yıllardır çalışıyor' denilmesi,
Yaptığım işlerden gördüğüm takdir (Elbette ki hatalarım olacaktır ama umarım telafisi olabilen cinsten olur)
Yurt dışına gönderileceğimi öğrenmem ve bunun henüz 1 ayımı doldurmuşken olması. Yurt dışına çıkacağıma çok çok sevinmem ama en çok bana güvenilmesine içten içe gurur duymam...


Bunlara bakınca bir şey fark ettim: İnsanoğlunda değişmeyen tek bir şey var, o da iyi niyet.
Buna bir de azim ekleyin. Azim ama hırs değil, insana zarar veren boyutta şeyler değil.
Bir işi doğru yapmak, mümkünse en güzelini yapmak. Bir yerlere ulaşabilmek için erken kalkmak, zaman harcamak, emek sarf etmek.
Hadi bir de sizin bebek adımlarınızda cesaretlendirmek için poponuzdan hafifçe ittiren insanları da katın.
Bu çorba şahane olmaz da ne olur?


Allah'a binlerce şükür, güzel insanların hepsine teşekkür.

11 Nis 2016

Yeni başlangıçlar

Efendim merhabalar,


Hayatımda uzunca diye addedebileceğim bir aradan sonra büyük bir değişiklik olduğundan, bahsetmem icap ediyor.
Bundan birkaç ay önce başıma ilginç bir olay geldi.
Çalıştığım şirketin yolladığı bir İK eğitiminde birlikte eğitim aldığımız, belki de Türkiye'nin en büyük otomotiv şirketinin İK departmanı çalışanları bana mülakat teklifinde bulundular.
Eğitim hafta sonlarında gerçekleştirilecek şekilde 2 ay sürmüştü, bu süre zarfında beni sürekli olarak incelediklerini ve incelikte bulunarak teklifi son hafta yaptıklarını sonradan öğrenecektim.
Bense saf saf derse gidip gelmiş, anlamaya çalışmış ve arkadaş kazandığıma sevinmiştim:)
Sonra mülakatlara gittim. Neden gittiğime gelince, bana birçok açıdan avantajı olduğunu söyleyebilirim. Hem evime 10 dakika, hem eğitim, şirketin büyüklüğü ve çok önem arz etmese de ücret anlamında artısı daha fazla.
2 mülakattan geçtim, İK direktörleri Romanyalı olduğu için İngilizce gerçekleşti. Mülakat sonunda eve geldiğimde 'Beni seçmezler, ümidinizi kesin' dedim. Çünkü hem kısa sürdü, hem de kendimi tam olarak ifade edip edemediğimden nedense emin olamadım.
Yaklaşık 1 hafta kadar sonra sürecin olumlu olduğuna dair bir haber aldım, sadece onay sürecini beklemem gerekiyordu. Bu süre zarfında evrakları toparladım ve 2 yıl çalıştığım mevcut işimden ayrıldım.
4 Nisan itibariyle de yeni şirkete, Eğitim Yönetim Sorumlusu olarak başlamış bulunuyorum.
Bu 1 aylık zaman zarfı içerisinde istediğim kitapları okudum, bir ara patlayan bombalar nedeniyle bunalıma girip evden çıkamadım, ilginç şeyler seyrettim (TLC bir harika!), istediğim arkadaşımla istediğim saatte dışarı çıktım, fırına gidip kahvaltı yaptım, sohbetlere daldım, spora devam ettim.
Bununla birlikte, uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığım en önemli şeylerden birini daha hayata geçirdim: Ukulele kursuna gittim.
Arayıp 4 ders için anlaştım, her Cuma 1 saat gidiyordum. İlk gün bir baktım, hocam benim arkadaşım! "Aaaaa Buğra!" deyiverdim. 4 derste epeyce bir şarkı öğrendim, Buğra yetenekli olduğumu söyledi, hızlı öğreniyormuşum ve beklediğinin de üzerindeymişim. Buna çok sevindim, şimdi notalara bakarak çalacak durumdayım, buradan alır yürürüm:)
Bundan sonra, İngiltere'ye gitmeden önce bir adım attığım ama gideceğim için bırakmak zorunda kaldığım TEGV macerasına tekrar başlayacağım ama Eylül ayı gibi. Bunun yanında Fransızca ve işaret dili kursuna da gitmeyi düşünüyorum. 2016 başberi hedeflerimi (Spor, ukulele ve artı bir hedef daha) tutturmuş durumdayım, devamı gelsin.


İşe başlayalı 1 hafta oldu, gayet güzel gidiyor şimdilik. Her zamanki gibi, "Bana iş verin" diye darlıyorum insanları. Yaptığım birkaç iş çok beğenildi, bunun mutluluğunu yaşıyorum. Umarım bundan sonrası için de böyle devam eder.
Tüm bu yaşananlardan çıkardığım bir ders var: Hayatta bazen gerçekten insana gollük paslar geliyor ve sana sadece gol atmak kalıyor. Kim bilebilirdi ki, işle ilgili çok fazla soru işaretimin olduğu bir dönemde, bir eğitimde gözlemlenip de mülakat teklifi alacağımı ve iş değişikliği yapacağımı?
Allah insanı nasıl da iyi biliyor, nasıl da anlıyor halini, içini.
Yaşadığım her şeye şükür, başlasın bakalım yeni macera!