Sadece beş gün içerisinde hayatım değişti.İnanılmaz şaşırdım ve sadece deli gibi çalışıp koşturarak güldüm,eğlendim.Fakat bu üçünün arasında en önemlisi:çok çalıştım,merak ettim öğrendim.Baştaysa çok korkmuştum.Hatta birkaç gün içinde bir başkası "O odada beklerken hepimizin yüzünde çaresizliğin resmini gördüm" dedi.İlk gün gergindik,sonra evimiz belledik.Zaten biliyorum:Bir şey insana sadece 15 dakika enteresan görünür.15 dakikanın sonunda her yer ve herkes benim yerim benim ailem oldu.
Bu staj.Fakat ben hayatımda ilk defa çalışıyorum.İnsan anlamadığı şeyden korkarmış,bunu bir filmden duydum ve doğru olduğunu çok kısa sürede anladım.İlk gün yapamayacağım diye korkmuştum ama hiç çekinmeden sürekli sordum:"Bu nasıl yapılıyor?" "Bana bunu anlatır mısınız?" "Yardım edebilir miyim?" diye ve beş günün sonunda işi kaptığımı fark ettim.Gelen giden evrak filan bunların hiçbirini ne yapacağım bana söylenmedi.Ben onları alıp ne yapacağımı biliyorum mesela.
Stajı yaptığım yer Bosch ve eğer kitaplarda "işyerinde verimi arttırma/çalışanların huzurunu düşünme" gibi terimler görüpte benim gibi "Amannn kaç firma bunu sağlar?" diye düşünenlerdenseniz gidin bir orayı görün derim.Bu kadar güzel bu kadar sıcak ve çalışanından işçisin bu kadar mağdur etmeyen bir firma daha görür müyüm diye düşünüyorum.Ben aslında burdan hiç gitmek istemiyorum keşke daha uzun kalabilsem çünkü beş gün içerisinde herkesi tanıdım güldüm ve bir gün içinde altı kişiye fal bakıp kendi rekorumu kırdım.Hiç tanımadığım insanlar beni tanır oldu ve bundan gurur duydum.İşimi layığıyla da yaptım ayrıca.Kaytarıp oturmadım sürekli koşturdum."Enerjik sinerjik" diye dans ettiğimde departmandakiler gülmeye başladı.Evet enerjime hayran kalmışlar galiba:)
O kadar farklı,dünyaya o kadar geniş ve yenilikçi açılardan bakan insanlar tanıdım ki hayatımı sorguladım.Ben kendimi geliştirdim sanırken yetmediğini fark ettim.İşi öğrendikçe daha da azmettim ve şimdi panoma bir hedef daha eklemeyi düşünüyorum ama sürpriz.Onu daha sonra söyleyeceğim gidip hallettikten sonra.Olması temennimdir ama peşini bırakmam.
İşe yaramak,güzel tepkiler almak,sevilen biri olmak...O kadar güzel hisler ki.İnsan neler yapıp neler yapmayacağını anlıyor böyle süper bir firmada olunca.
Hayatımın dönüm noktalarından biri olarak kabul ediyorum bunu.Bambaşka düşündüm,yerimi gördüm,bakış açılarını sorguladım ve herkese sordum "nedir" diye.Ben bununla mutlu oldum.
"Ayrıcalık"tan bahsediliyorsa,bunu sürekli söyleyen insanların değil, farkıyla belli edenlerin daha doğru kişiler oldukları ise yadsınamaz bir gerçek.
25 Haz 2010
17 Haz 2010
doğum günü yazısı
Bugün dayımın doğum günü.Bu blogu okuyan herkesin 8789473274983894 kez adını duyduğu ve çok sık bahsettiğim dayımın.
Sevdiğim insanların doğum günü geldiğinde genellikle yaşadığım şeyleri anlatırım.Bu da öyle olacak...
Biz küçükken annem bir iş çıkışında anneanneme geldiğinde kapıdan duyduğu seslere şaşırmış.İçeriden yüksek ses müzik duyuluyormuş.Korkarak kapıyı açtığında, ayakta yanyana dayım ben ve İpek Metallica şarkısında deli gibi kafa sallıyormuşuz.Dayımın o zaman saçları uzundu.Kıvırcıktı.O yüzden biz çok eğlenirdik.
Bütün doğum günlerimizde bir gün önceden gelir ve pastamızı yapardı.O zamanlar pastanemiz yoktu.Bir gün ciddi ciddi barbieleri pastanın üzerine koymuş,ve kremadan yorgan yapmıştı.Ertesi gün kreşte yaptığımız sükseyi anlatmaya hacet yok çünkü hala şu yaşımda öyle bir pastaya rastlamadım.Hatta yıllar sonra kreşten bir arkadaşıma rastladığımda ilk söylediği "O pastaları hiç unutmadım" olmuştu.
Anneannemlerin evinin şekli biraz garip.Televizyonun önünde bir kanepe ve yanında bir boşluk var.O boşluğa sırf istiyoruz diye yeryatağı atarlardı.Küçükken sadece fanila kilot şeklinde uzanır ve anneannemin tencerede patlattığı mısırdan yerken dayım eve gelirdi.Hemen yanıma uzanır ve mısırımdan aşırırdı bende ona bağırırdım "Yeeeaaaa dayı napıyosun yeeeaaaa?" diye.Aksiydim ama o beni çok güldürürdü.Hala yapmayı sürdürdüğü şeylerden birini o sırada da yapardı:"Hadi kızlar altta kalanın canı çıksın".Hiyuuuuaaa huuuuuaaa diye bağırır ve deli gibi gülerken anneannem bize gülerdi evin ikinci kısmından.Dedem zaten "Bak şu Hakanın yaptığına!Tövbe tövbe" derdi.Dayım bunları hiç duymaz ve sadece bizimle ilgilenirdi.
Sonra yine bir gece bilmiyorum nerden esti,aldı tam bir karpuzu ve üstüne bıçakla derin derin İpek Hazal yazdı.Sonra mum buldu o yarıkların üstüne dikti.Başladık iyiki doğdun u söylemeye.Dedem ve anneannem gülerek yine bilindik tepkilerini verdiklerinde alkışlıyorduk.Bunu sadece o anda aklımıza estiği için yapmıştık ve gerçekten gece yarısıydı...
Bir gün de kivi ekmiştik.Can suyunu beraber vermiştik.Çıkmadı ama olsun dedik...
Çok şey yaşadık gerçekten ve yıllar boyunca hep Hakan= eğlence oldu benim için.O geliyorsa eğlenilecek,o yapıyorsa eğlenilecek,o anlatıyorsa eğlenilecekti.Ben küçükken bunun yıllar sonra azalacağını düşünmüştüm.Bayram sabahı iki dirhem bir çekirdeki kapıyı açtığımda cart mavi ponponlu şapkasıyla elindeki kartopunu apartman girişinden "Yehuuuuuu" diye fırlatıp "Çok güzel kar yağmış" dediğinde,benden domates isteyip kesmeye gerek duymadan üstünü batırıp yediğinde bile yıllar sonra bu adamdan eser kalmayacağını ummuştum.
İşte sonra o yıllar geçti,pastanemiz oldu,işleri büyüttü,yaratıcı zekasını kullandı(kesinlikle reklamcı olmalıydı) ve ben gördüm ki hala ders anlatırken bile ciddiyeti eğlenceyle harmanlayan,üstünü başını çikolata yapan,etrafına hala hakim bir adam.Üstelik işin güzel tarafı şimdi elini kızına uzattı.Gitgide daha çok benziyorlar birbirlerine,geçen gün daha iyi anladım:Geçen gün fırında Eylülle muhabbet ederken birden kucağımdan zıplayıp çiğ mantıların dolabını açtı,sonra bir tanesini minik elinde ısıttı ağzına atıp çiğnedi çiğnedi yuttu.Şaşkın şaşkın bakıp "Naptın sen öyle?" dedim,gözlerini kocaman açıp "Hazal babam söyledi.Elinde ısıt sonra at ağzına diye" dedi.O an içimden dedim ki tamam.Olmuş,kızına el vermiş.Kendisi de her türlü dolmayı sarmayı pişirmeden çiğ yiyebilen biridir.Kızı da artık onun gibi...
İsterim ki bu doğum günü de,hayatında hiç vazgeçemediği temel şey olan eğlence içinde geçsin.O kadar mutlu o kadar mutlu olsun ki hiç unutmasın...
Kendisini çok ama çok seviyorum...O olmasa bu kadar eğlenemez bu kadar öğrenemezdim ben...Merak bile etmezdim:
-Çikolatanın en büyük düşmanı çok sıcak,çok soğuk ve sudur
-Elin sıcaklığı 39 derecedir
Sevdiğim insanların doğum günü geldiğinde genellikle yaşadığım şeyleri anlatırım.Bu da öyle olacak...
Biz küçükken annem bir iş çıkışında anneanneme geldiğinde kapıdan duyduğu seslere şaşırmış.İçeriden yüksek ses müzik duyuluyormuş.Korkarak kapıyı açtığında, ayakta yanyana dayım ben ve İpek Metallica şarkısında deli gibi kafa sallıyormuşuz.Dayımın o zaman saçları uzundu.Kıvırcıktı.O yüzden biz çok eğlenirdik.
Bütün doğum günlerimizde bir gün önceden gelir ve pastamızı yapardı.O zamanlar pastanemiz yoktu.Bir gün ciddi ciddi barbieleri pastanın üzerine koymuş,ve kremadan yorgan yapmıştı.Ertesi gün kreşte yaptığımız sükseyi anlatmaya hacet yok çünkü hala şu yaşımda öyle bir pastaya rastlamadım.Hatta yıllar sonra kreşten bir arkadaşıma rastladığımda ilk söylediği "O pastaları hiç unutmadım" olmuştu.
Anneannemlerin evinin şekli biraz garip.Televizyonun önünde bir kanepe ve yanında bir boşluk var.O boşluğa sırf istiyoruz diye yeryatağı atarlardı.Küçükken sadece fanila kilot şeklinde uzanır ve anneannemin tencerede patlattığı mısırdan yerken dayım eve gelirdi.Hemen yanıma uzanır ve mısırımdan aşırırdı bende ona bağırırdım "Yeeeaaaa dayı napıyosun yeeeaaaa?" diye.Aksiydim ama o beni çok güldürürdü.Hala yapmayı sürdürdüğü şeylerden birini o sırada da yapardı:"Hadi kızlar altta kalanın canı çıksın".Hiyuuuuaaa huuuuuaaa diye bağırır ve deli gibi gülerken anneannem bize gülerdi evin ikinci kısmından.Dedem zaten "Bak şu Hakanın yaptığına!Tövbe tövbe" derdi.Dayım bunları hiç duymaz ve sadece bizimle ilgilenirdi.
Sonra yine bir gece bilmiyorum nerden esti,aldı tam bir karpuzu ve üstüne bıçakla derin derin İpek Hazal yazdı.Sonra mum buldu o yarıkların üstüne dikti.Başladık iyiki doğdun u söylemeye.Dedem ve anneannem gülerek yine bilindik tepkilerini verdiklerinde alkışlıyorduk.Bunu sadece o anda aklımıza estiği için yapmıştık ve gerçekten gece yarısıydı...
Bir gün de kivi ekmiştik.Can suyunu beraber vermiştik.Çıkmadı ama olsun dedik...
Çok şey yaşadık gerçekten ve yıllar boyunca hep Hakan= eğlence oldu benim için.O geliyorsa eğlenilecek,o yapıyorsa eğlenilecek,o anlatıyorsa eğlenilecekti.Ben küçükken bunun yıllar sonra azalacağını düşünmüştüm.Bayram sabahı iki dirhem bir çekirdeki kapıyı açtığımda cart mavi ponponlu şapkasıyla elindeki kartopunu apartman girişinden "Yehuuuuuu" diye fırlatıp "Çok güzel kar yağmış" dediğinde,benden domates isteyip kesmeye gerek duymadan üstünü batırıp yediğinde bile yıllar sonra bu adamdan eser kalmayacağını ummuştum.
İşte sonra o yıllar geçti,pastanemiz oldu,işleri büyüttü,yaratıcı zekasını kullandı(kesinlikle reklamcı olmalıydı) ve ben gördüm ki hala ders anlatırken bile ciddiyeti eğlenceyle harmanlayan,üstünü başını çikolata yapan,etrafına hala hakim bir adam.Üstelik işin güzel tarafı şimdi elini kızına uzattı.Gitgide daha çok benziyorlar birbirlerine,geçen gün daha iyi anladım:Geçen gün fırında Eylülle muhabbet ederken birden kucağımdan zıplayıp çiğ mantıların dolabını açtı,sonra bir tanesini minik elinde ısıttı ağzına atıp çiğnedi çiğnedi yuttu.Şaşkın şaşkın bakıp "Naptın sen öyle?" dedim,gözlerini kocaman açıp "Hazal babam söyledi.Elinde ısıt sonra at ağzına diye" dedi.O an içimden dedim ki tamam.Olmuş,kızına el vermiş.Kendisi de her türlü dolmayı sarmayı pişirmeden çiğ yiyebilen biridir.Kızı da artık onun gibi...
İsterim ki bu doğum günü de,hayatında hiç vazgeçemediği temel şey olan eğlence içinde geçsin.O kadar mutlu o kadar mutlu olsun ki hiç unutmasın...
Kendisini çok ama çok seviyorum...O olmasa bu kadar eğlenemez bu kadar öğrenemezdim ben...Merak bile etmezdim:
-Çikolatanın en büyük düşmanı çok sıcak,çok soğuk ve sudur
-Elin sıcaklığı 39 derecedir

1 Haz 2010
gururluyuz ve de mutluyuz!
Canım arkadaşım Ecenin mezuniyet töreni için Kütahyaya gittim.
Ece,şu hayatta görüp görebileceğiniz en temiz kalpli,en sadık,en mutluluk dağıtıcı ve fedakar insandır.(Belki bunları on beş kez yazdım ama yine olsa yine yazarım pişman değilim)Mutlulukların en güzelini hak eder...
Onu 6 sene önce tanıdığımda serviste şarkı söylüyordu.İndiği zaman evine şöyle bir bakarak "Sen burada mı oturuyorsun?" dedim şoklar içinde.Çünkü ilkokulda balkonundaki güllere bakıp hasta olduğumuz evdi orası."Gelin birgün beklerim" dedi.Evet çok içten söylemişti ama itiraf ediyorum "Ne gelcem yaaa" şeklinde konuştum içimden-evet bir monologtu bu.
Fakat işler zamanla değişti.Herkes birbirinin hayat alanından içeri girip şöyle bir baktı.Baktı ve birbirine ne kadar benzediğini anladı.Herkes zamanla birbirini tanır hale geldi.Bizim altı kişilik kız grubumuza sorun,herkes tek bir konuda hemfikirdir:"Ecenin süper bir ailesi var".Ben böyle bir şey görmedim.Ne olursa olsun her çarşamba günleri dayısı yengesi filan hep beraber bayram sabahı gibi toplanıp akşam yemeği yerler.-denk gelmiştik de birkeresinde o zaman öğrendim,ordan biliyorum-Ecenin annesi kesinlikle kimseyi yerinden kaldırmadan servis yapar.Eğer kapının önünden geçerken Eceyi almak için aşağıda bekliyorsanız,annesi mutlaka yukarı çağırır ve elinize peçeteye sarılmış üç adet kurabiye tutuşturur.Yok filan da deseniz,tokum da deseniz bu ısrar karşısında acilen pes etmeniz gerektiği bir gerçek olduğundan kurabiyeleri çantaya atıp yollara düşersiniz.
Babası o hayran olduğum güllere gözü gibi bakar.Hatta Kütahyadayken bana "Çiçekler de insanlar kadar sevgi ister kızım" dedi de hak verdim ona.
Abisi yengesi desen onlara da bayılmamak elde değil.Bne bu kadar eğlenceli bir çift görmedim herhalde.Hele abisi gülmekten yerlere düşürdü hepimizi.Gençlere bu kadar çabuk ayak uyduran bir abisi olduğu için çok şanslı...
Yeri gelmişken Kütahyayla ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum:Ben bayıldım.Zeynep ısrarla "Sadece ilk gün güzel sonra bunalıyosun" dese de parmağımı ona doğru sallayıp "Sakın bidaha bana burayı kötüleme bozuşuruz" dedim ve güldük.Bizim Fomara gibi düşünün.Kent Meydanından yukarı çıkın,Osmangazi heykeline kadar.İşte orası Kütahya.Fakat üç yıl önceki gelişime nazaran her şey çok modern ve medeni olmuş.İnsanları güzel ve koca caddede o kadar arabadan bir korna sesi yok.Bence gerçekten yaşanası bir yer-tabi bu yaz için.Kışını bilemem ama çekilmez olduğunu söylüyorlar.
Eceyi kepli cüppeli görmek hepimizi çok duygulandırdı.İnsan düşünüyor gerçekten nerdeeenn nereye.Mutlulukların en güzelini hak ediyor o.
Hep başarılı olsun.
Zaten böyle bir aile arkasında durdukça başarısız olması imkansız...

21 Mar 2010
bir oyun oynayalım
Dedi adam.
Bugün düzenlenen bir eğitime gittim.Başlığı "Değişim Yönetimi"ydi.Konuşmacı ErimHısım dı.Tamamen bizim dilimizden ve içine bir iki argo da katarak konuştu-konuşturdu bizleri.Çok güzel şeyler öğrendim,güzel deneylerden bahsetti.
Ben bugün aslında,bundan sonra asla unutamayacağımı hissettiğim o oyunu yazmak istiyorum buraya.İnanılmaz basit ama çok kapsamlı.
Birden "Şimdi sizinle bir oyun oynayalım" dedi.Adı "Kırmızı Top".
Ben buraya yazıcam ama lütfen -okuyanlar varsa eğer- yavaş yavaş,yazdıklarımı yapa yapa gitsinler.
Oyunun ilk kısmı şu:Şimdi gözünüzde alabildiğine kırmızı,kocamaaaannn ve parlak mı parlak kırmızı bir top hayal edin.(Gözlerinizi kapatın bence daha etkili).Tam olarak netleşene ve ona alışana kadar bu topa bakmaya devam edin.(Hayal etmeden de bu yazının devamını okumayın ama lütfen yani:) )
Top artık iyice belirginleşince ikinci kısmı gelir.
O da şu:Şimdi bu topu unutun.
Şok oldum duyunca.Nasıl yani dedim.Ben onu zihnime yerleştirmiştim.Peşinden koşup gidebilirdim bile.O kadar ki güzel,o kadar ki gözalıcıydı.
Bu oyunu daha önce oynayan 3.sınıf öğrencisi bir kız,iki yıldır hayalindeki kırmızı topu unutamadığını söyledi.Bence bende unutamam.Zaten hoca "Unutan var mı?" diye sordu.Çok ilginç:Kimse unutamamıştı."Unutmuyoruz arkadaşlar" dedi o da."Beyin okuduğu en ufak şeyi bile unutmuyor."
Aslında bunun amacı,koyduğun bir hedefe kendini çabucak inandırmanla alakalıymış.Mesela sen şimdi "Ben Pir Ali Kayadan iki dünya biraraya gelse geçemem" dersen,beyin bunu unutmuyormuş,sen ne kadar düşünmesende.
Bende bunu aşka benzettim.Yıllarca aylarca yada günlerce çıktığın bir insan için "Unuttum" desende unutamıyorsun,evet anladım.Yolda yürürken,neşen gayet yerinde arkadaşların yanındayken,o ılık bahar günüde caddede çalan bir şarkı,yanından geçen birinden gelen "onun" parfüm kokusu bir anda tüm neşeni götürüp seni allak bullak edebiliyor.Çok acı çekmişte olabilir insan ama ben yıllar geçtikçe külleneceğine fakat asla ama asla unutulamayacağına inananlardanım.
İşte o yüzden bu kırmızı top oyunu bana çok şey anlattı.Düşündürdü taşındırdı.
Ve ben eminim ki aradan yirmi yıl da geçse ben o çimenlerin üzerindeki devasa,alabildiğine parlak-kırmızı topu asla ama asla unutamam.
Unuttum dersem de bilin ki yalan.Gelin beni bulun.
Bugün düzenlenen bir eğitime gittim.Başlığı "Değişim Yönetimi"ydi.Konuşmacı ErimHısım dı.Tamamen bizim dilimizden ve içine bir iki argo da katarak konuştu-konuşturdu bizleri.Çok güzel şeyler öğrendim,güzel deneylerden bahsetti.
Ben bugün aslında,bundan sonra asla unutamayacağımı hissettiğim o oyunu yazmak istiyorum buraya.İnanılmaz basit ama çok kapsamlı.
Birden "Şimdi sizinle bir oyun oynayalım" dedi.Adı "Kırmızı Top".
Ben buraya yazıcam ama lütfen -okuyanlar varsa eğer- yavaş yavaş,yazdıklarımı yapa yapa gitsinler.
Oyunun ilk kısmı şu:Şimdi gözünüzde alabildiğine kırmızı,kocamaaaannn ve parlak mı parlak kırmızı bir top hayal edin.(Gözlerinizi kapatın bence daha etkili).Tam olarak netleşene ve ona alışana kadar bu topa bakmaya devam edin.(Hayal etmeden de bu yazının devamını okumayın ama lütfen yani:) )
Top artık iyice belirginleşince ikinci kısmı gelir.
O da şu:Şimdi bu topu unutun.
Şok oldum duyunca.Nasıl yani dedim.Ben onu zihnime yerleştirmiştim.Peşinden koşup gidebilirdim bile.O kadar ki güzel,o kadar ki gözalıcıydı.
Bu oyunu daha önce oynayan 3.sınıf öğrencisi bir kız,iki yıldır hayalindeki kırmızı topu unutamadığını söyledi.Bence bende unutamam.Zaten hoca "Unutan var mı?" diye sordu.Çok ilginç:Kimse unutamamıştı."Unutmuyoruz arkadaşlar" dedi o da."Beyin okuduğu en ufak şeyi bile unutmuyor."
Aslında bunun amacı,koyduğun bir hedefe kendini çabucak inandırmanla alakalıymış.Mesela sen şimdi "Ben Pir Ali Kayadan iki dünya biraraya gelse geçemem" dersen,beyin bunu unutmuyormuş,sen ne kadar düşünmesende.
Bende bunu aşka benzettim.Yıllarca aylarca yada günlerce çıktığın bir insan için "Unuttum" desende unutamıyorsun,evet anladım.Yolda yürürken,neşen gayet yerinde arkadaşların yanındayken,o ılık bahar günüde caddede çalan bir şarkı,yanından geçen birinden gelen "onun" parfüm kokusu bir anda tüm neşeni götürüp seni allak bullak edebiliyor.Çok acı çekmişte olabilir insan ama ben yıllar geçtikçe külleneceğine fakat asla ama asla unutulamayacağına inananlardanım.
İşte o yüzden bu kırmızı top oyunu bana çok şey anlattı.Düşündürdü taşındırdı.
Ve ben eminim ki aradan yirmi yıl da geçse ben o çimenlerin üzerindeki devasa,alabildiğine parlak-kırmızı topu asla ama asla unutamam.
Unuttum dersem de bilin ki yalan.Gelin beni bulun.
17 Oca 2010
Geçen gün Türkiyenin Toplumsal Yapısı dersinin sınavı vardı.Güzel bir ders.Çok şey öğreniyorum bakıyorum ne var ne yok.Neler olmuş Türkiyede, nerelere gidiyoruz diye.
Arkadaşımla beraber kütüphanede çalıştık.Bir yandan da deli gibi isyan ediyoruz:
--Ülkede bu problemler hiç bitmiyor,bir tane de güzel gelişme yazın arkadaş!
--Bu kadınların hali ne sinir oluyorum neden çalışmıyolar?
--Çocuk işçileri pazarlayanlar bölümünü okudun mu sen?Çok şaşırdım.
--Değer araştırmasında ''kadın için bağımsızlığın yolu çalışmaktır" maddesine inanan kadın sayısı %58 erkek sayısı %39 muş!Allah kahretsin daha kendisi inanmıyor...valla bu toplum hasta.Tabiki işler yolunda gitmez.
--İçim karardı yemin ediyorum birtane olumlu cümle yok koca kitapta!(Bu sırada gelen bir erkek arkadaşımız da şaşırıp "noluyor?" dedi de dünyayı kurtardığımızı anlattık ona:) )
Bildiğin isyanları oynuyoruz.Okuyup yazıyoruz bir yandan da.
Sonra sıra kuşak açıklamalarına geldi:68 Kuşağının özellikleri hep zıttı uçtu belki.Güzel bir dünya hedeflenmişti.Özgürlüğe aşıklardı ona karşı gelenlere ise düşman.Ama tabi bende az çok bir fikir sahibiydim hatta annemle konuşmalarım da oldu:O dönemden kaç kişi kaldıysa hepsi akıllı insanlar.Koltuklarının altında kalın kitaplar, dolu kafalar.Savundukları şeyin bilincindeler ve fıs değil:Ölüme hazır çatışmaya müsait bir gençlik var ortada.Hoşuma giden tarafı da bu:İnandığı şeyin hakkını vermek.
80lerde daha siyasetten arınmış bir gençlik var.Tabi televizyondu filan birde o dönemde bir akım başlamış bunu bir yerde okumuştum vakitlerden bir vakit:İnsanlar o dönemde çocuklarının 68 kuşağı gençliğinin yaşadıklarını yaşamalarını istemedikleri için onları televizyon dans ve cinsellik konusuna yönlendirmişler.Çok acayip bir mantık.Zor da ayrıca.Daha steril idealist kişilikler.Yargılamalar had safhadayken sokağa çıkma yasakları darbeler filan ohooo nasıl yaşanmış acaba diye düşünmeden edemiyorum.
90 lar çocukluğum...Kişiliklerin çatışması saldırganlık eğilimi ve markacılık önemliymiş.Hatırlıyorum hakkaten birçok akrabamda vardı öyle bir tutku...
Televizyon hükmediyor.Ama benim için doksanlar Tarkan,Burak Kut,Boraz Öztoprak gibi isimlerin klipleri,atariler ve plastik tabancası-kasedi,Mario,karda deli gibi oynamak ısınmak için eve gidince Sedefin tekrar çağırmasıyla tekrar fırlamak,"iyi kızlar cennete/kötü kızlar her yere/çıtır kızlar nereye nereyede giderler?" demek,Spice Girls,tayt-kazak,Barış Mançonun "Adam Olacak Çocuk" programında dişlerimizi fırçalamamızı söylemesi,makarina dansı,vaktalı ceketler-deri pantolonlar demekti.Tam bir geçiş dönemiydi aslında ve biz gerçekten çok şanslı bir neslin evlatları olarak azda olsa internet(iyiki de fazla değilmiş.birtek icq vardı) ve sokakta oynanan oyunları gördük.
Ama iş 2000li yıllarda değişiyor.Okurken kalbim sıkışıyor sanki:İnternetin hayatta olması,çoğul kimliklerin ortaya çıkması(bence gençlerin %90ı öyle),ailenin öğrettikleriyle internetin karışımı olarak kimlik bunalımları ve şiddet.
Şimdi 68den 2000 e kadar olan farkı anlayabiliyor muyuz?
O kadar üzülüyorum ki:Artık kar yağdığında o eski tadı alamamaktan,kartopu oynayan kardanadam için evden havuç ve zeytin getiren o çocukları bulamamaktan,internet cafelerin savaş oyunu oynayan çocuklarla dolmasından,boş bakmalarından boş olmalarından,kalitesiz müzikten,Marioyu kuzenime bilgisayardan oynatırken aynı tadı alamamaktan,bilginin hemen elinin altında olmasından ve onu uğraşmadan bulmaktan,kimsenin artık o MSN yüzünden buluşmak taraftarı olmamasından,kopukluklardan,sapkınlıklardan,iğrençliklerden...
O kadar acı ki...
Yok kalmadı o şahanelikler.O incelikler o zarif insanlar yok, devir değişti kapandı gitti.
"Dünyaa değişti dünyaaa" reklamındaki gibi istekler çağa uygun olarak değişiyor kafalar değişiyor.Anne baba çocuğa "Bizim zamanımızda..." diye söylenirken o son model mp3 ünü kulağına geçirip müzik dinliyor.
Daha tuhaf daha boş daha umursamaz daha sorunlu bir gençlik geldi..Ve teknoloji geliştiği sürece daha beterine hazır olmamız lazım demekte gelmiyor içimden...
Hazır değilim daha!
Arkadaşımla beraber kütüphanede çalıştık.Bir yandan da deli gibi isyan ediyoruz:
--Ülkede bu problemler hiç bitmiyor,bir tane de güzel gelişme yazın arkadaş!
--Bu kadınların hali ne sinir oluyorum neden çalışmıyolar?
--Çocuk işçileri pazarlayanlar bölümünü okudun mu sen?Çok şaşırdım.
--Değer araştırmasında ''kadın için bağımsızlığın yolu çalışmaktır" maddesine inanan kadın sayısı %58 erkek sayısı %39 muş!Allah kahretsin daha kendisi inanmıyor...valla bu toplum hasta.Tabiki işler yolunda gitmez.
--İçim karardı yemin ediyorum birtane olumlu cümle yok koca kitapta!(Bu sırada gelen bir erkek arkadaşımız da şaşırıp "noluyor?" dedi de dünyayı kurtardığımızı anlattık ona:) )
Bildiğin isyanları oynuyoruz.Okuyup yazıyoruz bir yandan da.
Sonra sıra kuşak açıklamalarına geldi:68 Kuşağının özellikleri hep zıttı uçtu belki.Güzel bir dünya hedeflenmişti.Özgürlüğe aşıklardı ona karşı gelenlere ise düşman.Ama tabi bende az çok bir fikir sahibiydim hatta annemle konuşmalarım da oldu:O dönemden kaç kişi kaldıysa hepsi akıllı insanlar.Koltuklarının altında kalın kitaplar, dolu kafalar.Savundukları şeyin bilincindeler ve fıs değil:Ölüme hazır çatışmaya müsait bir gençlik var ortada.Hoşuma giden tarafı da bu:İnandığı şeyin hakkını vermek.
80lerde daha siyasetten arınmış bir gençlik var.Tabi televizyondu filan birde o dönemde bir akım başlamış bunu bir yerde okumuştum vakitlerden bir vakit:İnsanlar o dönemde çocuklarının 68 kuşağı gençliğinin yaşadıklarını yaşamalarını istemedikleri için onları televizyon dans ve cinsellik konusuna yönlendirmişler.Çok acayip bir mantık.Zor da ayrıca.Daha steril idealist kişilikler.Yargılamalar had safhadayken sokağa çıkma yasakları darbeler filan ohooo nasıl yaşanmış acaba diye düşünmeden edemiyorum.
90 lar çocukluğum...Kişiliklerin çatışması saldırganlık eğilimi ve markacılık önemliymiş.Hatırlıyorum hakkaten birçok akrabamda vardı öyle bir tutku...
Televizyon hükmediyor.Ama benim için doksanlar Tarkan,Burak Kut,Boraz Öztoprak gibi isimlerin klipleri,atariler ve plastik tabancası-kasedi,Mario,karda deli gibi oynamak ısınmak için eve gidince Sedefin tekrar çağırmasıyla tekrar fırlamak,"iyi kızlar cennete/kötü kızlar her yere/çıtır kızlar nereye nereyede giderler?" demek,Spice Girls,tayt-kazak,Barış Mançonun "Adam Olacak Çocuk" programında dişlerimizi fırçalamamızı söylemesi,makarina dansı,vaktalı ceketler-deri pantolonlar demekti.Tam bir geçiş dönemiydi aslında ve biz gerçekten çok şanslı bir neslin evlatları olarak azda olsa internet(iyiki de fazla değilmiş.birtek icq vardı) ve sokakta oynanan oyunları gördük.
Ama iş 2000li yıllarda değişiyor.Okurken kalbim sıkışıyor sanki:İnternetin hayatta olması,çoğul kimliklerin ortaya çıkması(bence gençlerin %90ı öyle),ailenin öğrettikleriyle internetin karışımı olarak kimlik bunalımları ve şiddet.
Şimdi 68den 2000 e kadar olan farkı anlayabiliyor muyuz?
O kadar üzülüyorum ki:Artık kar yağdığında o eski tadı alamamaktan,kartopu oynayan kardanadam için evden havuç ve zeytin getiren o çocukları bulamamaktan,internet cafelerin savaş oyunu oynayan çocuklarla dolmasından,boş bakmalarından boş olmalarından,kalitesiz müzikten,Marioyu kuzenime bilgisayardan oynatırken aynı tadı alamamaktan,bilginin hemen elinin altında olmasından ve onu uğraşmadan bulmaktan,kimsenin artık o MSN yüzünden buluşmak taraftarı olmamasından,kopukluklardan,sapkınlıklardan,iğrençliklerden...
O kadar acı ki...
Yok kalmadı o şahanelikler.O incelikler o zarif insanlar yok, devir değişti kapandı gitti.
"Dünyaa değişti dünyaaa" reklamındaki gibi istekler çağa uygun olarak değişiyor kafalar değişiyor.Anne baba çocuğa "Bizim zamanımızda..." diye söylenirken o son model mp3 ünü kulağına geçirip müzik dinliyor.
Daha tuhaf daha boş daha umursamaz daha sorunlu bir gençlik geldi..Ve teknoloji geliştiği sürece daha beterine hazır olmamız lazım demekte gelmiyor içimden...
Hazır değilim daha!
30 Mar 2009

Bir belgesel insanı bu kadar etkileyebilir mi?Bu kadar düşündürüp ağzını bir karış açık bırakabilir mi?Söz konusu ben isem tabiki evet...Şaşırmaya müsait bir insan olduğum için olmalı...
Doğum hadisesi oldum olası ilgimi çekmiştir.Dünya üzerindeki en ilginç olay olarak görüyorum kendisini.Bu kadar mükemmel planlanmış başka bir durum daha yoktur sanırım.Bunu bugün izlediğim bir belgeselde tekrar doğruladım...
Dört hayvanın-kanguru,penguen,parazit eşek arısı,limon köpekbalığı- hamile kalmasıyla başlayıp doğum anına kadar safha safha incelendiği bir belgeseldi.(Bundan önce de insan,fil,at..v.s doğumları ekrana gelmişti.)
Çok enteresan bir sistem.İnanması çok güç."Muhteşem ve muntazam işleyen bir mekanizma "dedirtip içgüdülere hayret ettiriyor...
Dördü de incelendi ama bana en ilginç geleni pengueninkiydi...
Yavru, yumurta şeklinde dişi penguenin içinde bir müddet taşınıyor...bir müddet sonra olgunlaşınca içinden çıkıp ayaklarının üstüne düşüyor ve orada bekliyor...haliyle biraz yorgun düşüyor ve işte tam da bu sırada baba penguen yanında görülüyor...annenin ayaklarının üstündeki yumurta babanın ayaklarının üstüne aktarılıyor ve anne okyanus taraflarına doğru yola düşüyor karnını doyurmak amacıyla...bu arada bu yumurtanın babaya geçmesi süreci çok riskliymiş ;bebek penguen ölebilirmiş...neyseki kazasız belasız babanın ayaklarında sabitleniyor:)
Baba penguen tam iki ay boyunca güçlükle yürüyerek hiçbir şey yemeden yumurtayı ayaklarının üstünde ve su geçirmez,sıcaklığı 21 dereceyi bulan kalın kürkünün içinde saklıyor.-15 derece olan ve kar fırtınasının görüldüğü zamanlarda penguenler bir halka oluşturup birbirine sokuluyor ve bir kısım penguenlerde halkanın etrafında dönerek fırtınayı yeme riskini göze alıyor ama bir yandan da halkanın sıcaklığı onlara ulaşıyor...Baba penguense hala yavrusunu koruma çabasında...eğer yavru, yumurtanın ve kürkün içinde üşümeye başlarsa yumurtanın içinden baloncuklar salgılıyormuş ve babası da durumu anlayıp sıcak kan pompalıyormuş...
P.S:Penguenlerin ayaklarının üşümemesinin nedeni soğuk havalarda atardamarlar tarafından sıcak kanın ayaklara, soğuk kanın beyine pompalanmasıymış...aksi takdirde yaşama şansları yokmuş...
Tam iki ayın ardından yavru penguen, yumurtasını çatlatarak dışarı çıkıyor...kürkünün içerisinden başını kaldırıp babasına bakıyor,babası da başını eğip ona..."tam fotoğraflık bir sahne" dedim, bir müddet merhametle karışık bir gülümseme oturdu yüzüme...sonra birden aklıma anne penguen geldi:"yoksa bırakıp gitti mi?" dedirtti öyle ya:bir tek başında görebilmiştik kendisini:)
Ve işte tam böyle düşünürken dış ses şöyle dedi:"Anne penguen mükemmel bir zamanlamayla geri geliyor" Yavru doğar doğmaz, iki ay boyunca balıkla dolmuş kocaman bir karınla ufuklarda görünen anne pengueni görünce gözlerime inanamıyorum...hemen hala babasının kürkünde olan yavrusunun yanına gelip ağzını açıp midesindeki balıklardan yediriyor ona...tabiki biraz da aç olan babaya...
O kadar güzel bir sahneydi ki..."üç hayvan bir aile" olmuş dayanışma içerisinde hayatını sürdürüyordu...insanlar bazen babalarından şikayet ediyor:benimle ilgilenmiyor ya da beni aramıyor sormuyor diye...böyle bir belgesel izleyince o babalara kızmaktan kendini alamıyorsun...
İki ay boyunca ayağının üstü ve kürkünün altında hiçbir şey yemeden evladını taşı,onu soğuktan koru...yumurtasından çıkabilmesi için cesaret ver(yazmayı unutmuştum)...onu merakla bekle ve kabullen...
Tüm anne-baba ve çocukların birbirleri üzerinde hakkı varmış ya;işte ispatı bu olmalı...
Doğum hadisesi oldum olası ilgimi çekmiştir.Dünya üzerindeki en ilginç olay olarak görüyorum kendisini.Bu kadar mükemmel planlanmış başka bir durum daha yoktur sanırım.Bunu bugün izlediğim bir belgeselde tekrar doğruladım...
Dört hayvanın-kanguru,penguen,parazit eşek arısı,limon köpekbalığı- hamile kalmasıyla başlayıp doğum anına kadar safha safha incelendiği bir belgeseldi.(Bundan önce de insan,fil,at..v.s doğumları ekrana gelmişti.)
Çok enteresan bir sistem.İnanması çok güç."Muhteşem ve muntazam işleyen bir mekanizma "dedirtip içgüdülere hayret ettiriyor...
Dördü de incelendi ama bana en ilginç geleni pengueninkiydi...
Yavru, yumurta şeklinde dişi penguenin içinde bir müddet taşınıyor...bir müddet sonra olgunlaşınca içinden çıkıp ayaklarının üstüne düşüyor ve orada bekliyor...haliyle biraz yorgun düşüyor ve işte tam da bu sırada baba penguen yanında görülüyor...annenin ayaklarının üstündeki yumurta babanın ayaklarının üstüne aktarılıyor ve anne okyanus taraflarına doğru yola düşüyor karnını doyurmak amacıyla...bu arada bu yumurtanın babaya geçmesi süreci çok riskliymiş ;bebek penguen ölebilirmiş...neyseki kazasız belasız babanın ayaklarında sabitleniyor:)
Baba penguen tam iki ay boyunca güçlükle yürüyerek hiçbir şey yemeden yumurtayı ayaklarının üstünde ve su geçirmez,sıcaklığı 21 dereceyi bulan kalın kürkünün içinde saklıyor.-15 derece olan ve kar fırtınasının görüldüğü zamanlarda penguenler bir halka oluşturup birbirine sokuluyor ve bir kısım penguenlerde halkanın etrafında dönerek fırtınayı yeme riskini göze alıyor ama bir yandan da halkanın sıcaklığı onlara ulaşıyor...Baba penguense hala yavrusunu koruma çabasında...eğer yavru, yumurtanın ve kürkün içinde üşümeye başlarsa yumurtanın içinden baloncuklar salgılıyormuş ve babası da durumu anlayıp sıcak kan pompalıyormuş...
P.S:Penguenlerin ayaklarının üşümemesinin nedeni soğuk havalarda atardamarlar tarafından sıcak kanın ayaklara, soğuk kanın beyine pompalanmasıymış...aksi takdirde yaşama şansları yokmuş...
Tam iki ayın ardından yavru penguen, yumurtasını çatlatarak dışarı çıkıyor...kürkünün içerisinden başını kaldırıp babasına bakıyor,babası da başını eğip ona..."tam fotoğraflık bir sahne" dedim, bir müddet merhametle karışık bir gülümseme oturdu yüzüme...sonra birden aklıma anne penguen geldi:"yoksa bırakıp gitti mi?" dedirtti öyle ya:bir tek başında görebilmiştik kendisini:)
Ve işte tam böyle düşünürken dış ses şöyle dedi:"Anne penguen mükemmel bir zamanlamayla geri geliyor" Yavru doğar doğmaz, iki ay boyunca balıkla dolmuş kocaman bir karınla ufuklarda görünen anne pengueni görünce gözlerime inanamıyorum...hemen hala babasının kürkünde olan yavrusunun yanına gelip ağzını açıp midesindeki balıklardan yediriyor ona...tabiki biraz da aç olan babaya...
O kadar güzel bir sahneydi ki..."üç hayvan bir aile" olmuş dayanışma içerisinde hayatını sürdürüyordu...insanlar bazen babalarından şikayet ediyor:benimle ilgilenmiyor ya da beni aramıyor sormuyor diye...böyle bir belgesel izleyince o babalara kızmaktan kendini alamıyorsun...
İki ay boyunca ayağının üstü ve kürkünün altında hiçbir şey yemeden evladını taşı,onu soğuktan koru...yumurtasından çıkabilmesi için cesaret ver(yazmayı unutmuştum)...onu merakla bekle ve kabullen...
Tüm anne-baba ve çocukların birbirleri üzerinde hakkı varmış ya;işte ispatı bu olmalı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)